Abdullah bin Ömer bin Hattab (RA)’in kabri Şerifi

6

Abdullah bin Ömer bin Hattab (RA)’in kabri Şerifi

Abdullah bin Ömer bin Hattab RA . Mekkede Medine yolu üzerindeki Zahir Semtinde Şuheda Mevkiinde küçük bir mezarlığın karşısındaki evin bahçesinde medfundur. Kabrin bulunduğu alan özel mülkiyete ait olduğundan kapalı malesef.. ABDULLAH B. ÖMER B. EL-HATTÂB İkinci halife Hz. Ömer (r.a.)’in oğlu ve mü’minlerin annesi Hz. Hafsa’nın ana-baba bir kardeşi, fâkih ve muhaddis sahâbî. Ebû Abdurrahman künyesi ile tanınan Abdullah’in annesi Zeynep bnt. Maz’un el-Cümeyhî’dir. Abdullah b. Ömer’in, peygamberliğin üçüncü yılında doğduğu kaydedildiği gibi onun nübüvvetten bir yıl önce dünyaya geldiği söylenmektedir. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Kahire 1286, 111, 230). Babasıyla birlikte, küçük yaşta İslâm’a girdi ve yine babasi ile birlikte Medine’ye hicret etti. Tamamıyla İslâm toplumunda ve İslâm terbiyesiyle yetişti. Yaşı küçük oldugu için Bedir ve Uhud gazalarına Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafindan katılmasına müsâde verilmedi. (Buhârî, Megâzi, 6). Ancak onsekiz yaşlarında iken Hendek gazvesine ve daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında meydana gelen bütün savaşlara katıldı. Mekke fethinde, Mûte savasşında, Tebük seferinde ve Vedâ Hacc’inda bulundu. Abdullah b. Ömer, Islâm devleti bünyesinde meydana gelen anlaşmazlıklarla ortaya çıkan ve birbirleriyle mücadele eden gruplara karışmadı, tarafsız kaldı ve devlet kadrolarında vazife almadı. Zira oğlunu hilâfete aday göstermesini tavsiye eden sahâbelere Hz. Ömer: “Bir evden bir kurban yeter” demişti. Babasından sonra başa geçecek halifeyi seçmeye görevli olan sûrâ’ya sadece müsâvir olarak katıldı. Hz. Ömer oğluna sûrâ’ya katılmasını ancak aday olmamasını tavsiye etmişti. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmilfi’t Tarih, 111, 65 vd.) Hz. Osman (r.a.) zamanında, İbn Ömer, devlet işleri ne müdahalede bulunmuyordu. Bir gün Hz. Osman, İbn Ömer’e kadılık yapmasını, müslümanların arasındaki hukukî anlasmazlıkları hâlletmesini teklif edince özür dileyerek kadılık vazifesini kabul etmemiş, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in bir sözünü hatırlatmıştı; – Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuşlardır ki: “Kadılar üç çesittir. Birincisi câhillerdir. Bunların yeri Cehennemdir. İkinci zümre âlimleridir, fakat dünyaya meyilleri vardır, ilimleri ile amelleri bir değildir, bunlarda Cehennemliktir. Üçüncü zümre ise hem âlim, hem de dünyaya meyli olmayanlardır.” (Ebû Dâvud, Akdiye, 2). – Hz. Osman, Hz. Ibn Ömer’e dedi ki: – “Ama, senin baban Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında kaza* İşleri ile uğraştı ve kadılık yaptı.” – “Evet, doğrudur, fakat babam bir mesele ile karşılaşınca Rasûl-i Ekrem’e müracâat eder, müşküllerini hâlletmede zorluk çekmezdi. Çünkü Rasûl-i Ekrem müşkil* bir mesele ile karşılaşınca onun da müşkilini vahiy hâllederdi. Şimdi Rasûl-i Ekrem aramızda yok ki problemlerimizi ona götürelim. Allah şimdi bizim yardımcımız olsun.” Hz. Osman da bu hususta Hz. İbn Ömer’e fazla ısrarda bulunmadı. Hz. İbn Ömer, hükümet ve devlet İşlerinden uzak kalmasına rağmen hak yolunda cihâd edip İslâm fetihlerine katıldı. Nitekim Hicret’in yirmiyedinci yılında Afrika’da Tunus, Cezayir, Merakes seferine katılmıştı. İbn Ömer Hicret’in otuzuncu senesinde Horasan ve Taberistan fetihlerinde bulundu ve onun Taberistan fethinde bir Dihkan’i öldürdüğü bilinmektedir. Ancak hükümet ve devlet İşleri ne müdahâle hususunda çok ihtiyatlı davranıp, daima uzak kalmayı tercih etti. Hz. Osman’ın sehâdetinden sonra İlmî yüceliği, kahramanlığı ve mücahidliği Hz. Ömer’in oğlu olması sebebiyle halîfe olması İstendiyse de kabul etmedi. Hz. Ali tarafinda yer aldı. Dahilî olaylara karışmadı. Siffin olayından sonra da halifelik tekliflerini reddetti. Muâviye zamanında 669 yilinda Hz. Peygamber’in güvenini kazanmış ve bayraktarlığını yapmış olan Halid b. Zeyd Ebu Eyyub el-Ensâri ile İstanbul surları önlerine kadar gelip, İstanbul’un ilk muhasarasına katıldı. Onun devlet bünyesinde ve İslâm toplumunda meydana gelen iç karışıklıklar sırasında temkinli davrandığını görmekteyiz. Fakat Siffin’de Hz. Ali’ye muhalefet edenlere ve Abdullah b. Zübeyr’i Kâbe’de muhasara edip şehid edenlere karşı savaşmadığına pişman olduğunu bizzat kendisi ifâde etmiştir. (İbn AbdülBerr, el-Istiâb, II, 345), Haccac’a karşı savaşmadıysa bile onun zulmünden asla çekinmeden İslâmî ahkâmi çiğnemesine karşı susmayıp onu gerektiğinde sert bir şekilde uyarmıştı. Hattâ onun bu gibi uyarılarına kızan Haccac b. Yusuf, Abdullah’i öldürtme yollarını aramıştı. Nihâyet hicretin yetmiş dördüncü yılında Abdullah b Ömer seksendört veyahut seksen beş yaşında iken vefat ettiği (İbn Sa’d, Tabakat, IV, 187), başka rivâyetlerde de onun seksenaltı yaşında vefat ettiği kaydedilir. (Iİnü ‘l-Esir, Üsd ü ‘l-Câbe, I V, 230-23 1 ) . Hac mevsiminde adamın biri ucu zehirli bir mizrak ile Abdullah b. Ömer’i ayağından yaraladı. Vücûdu zehirlendi. Bu zehirlenme vefatına sebep oldu. Bir rivâyete göre yukarıda söylediğimiz gibi bu yaralama Haccac b. Yusuf’un tertibi idi. İbnü’l-Esir’in kaydina göre, Haccac b. Yusuf minberde hutbe okuyordu. Hutbe’de Abdullah İbn Zübeyr’e ağır sözler söylemiş ve bazı ithamlarda bulunmuş, onun Kur’ân-i Kerim’i tahrif ettiği iddiasını ortaya atmıştı. İbn Ömer düşünmeden ve çekinmeden Haccac’a bağırıp: “Yalan söylüyorsun, bunu ne İbn Zübeyr yapardı, ne de senin bu işe gücün yeter!…” demişti. İbn Ömer’in halkın toplu bulunduğu bir yerde böyle sert konuşmasından Haccac fena halde bozulmuş, ona kin besleyip çok kızmıştı. Açıktan açığa ona bir şey yapamayacağından gizlice ve hainlikle intikam almayı düşünmüştü. (İbn Hallikân, Vefayatü’l Ayan, II, 242). Ancak İbnü’l-Esir Haccac’in hutbe meselesini başka türlü anlatmaktadır. Ona göre, Haccac hutbeyi çok uzatmış, o kadar uzatmıştı ki, ikindi namazına vakit daralmıştı. Bu ara İbn Ömer, “Güneş seni beklemiyor” diye ihtarda bulunmuştu. İkinci bir rivâyete göre, İbn Ömer’in onu beklemeyip kıymet vermemesine Haccac’ın canı sıkılmış, firavunluğu tutmuştu. Fakat Emevi hükümdarı Abdülmelik b. Mervan’in korkusundan İbn Ömer’e karşı gelemiyordu. Bu meselenin iç yüzünün bu şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa imkân buldugu takdirde Haccac, İbn Ömer’i bir an evvel ortadan kaldırmada tereddüt etmezdi. (Ibnü’lEsir, Üsdü’l-Gâbe, 111, 230) Hac mevsiminde halkın kalabalık bulunduğu bir sırada kim vurduya getirmek için Haccac bu hâdiseyi tertiplemişti. Hattâ İbn Ömer hastalandığı sırada Haccac ziyaretine gitmiş suçlunun yakalanıp cezalandırılması meselesi söz konusu olmuştu. İbn Ömer o sırada Haccac’a: “Sen silahla Harem-i Şerif’e girilmesine müsâade ettigin için bu olay meydana geldi. Harem-i Şerif’e silahlı girmenin doğru olmadığını biliyordun. Bunun önüne geçmis olsaydın bu hâdise olmazdı” demiş, o da susmuştu (İbn Sa’d, Tabakat, IV, 187 vd.). İbn Ömer Medine’de vefat etmeyi arzu ediyordu. Zira son günlerde Mekke’de vaziyetin iyi olmadığını sezmişti. Cenab-i Hakk’a dua ediyor: “Allah’ım, beni Mekke’de öldürme!” diye yalvarıyordu. Oğlu Sâlim’e şöyle vasiyet etmişti: “Ben Mekke’de ölürsem beni Harem hududu civarında defnet, sen de buradan göçüp git!” İbn Ömer bu vasiyetinden birkaç gün sonra vefat etti. Vefatını müteakip vasiyeti* gereğince halk toplandı. Haccac da suçluluğunu örtbas etmek için cenaze namazına katıldı. Hatta namazını Haccac’in kıldırdığı bilinmektedir. (Ibn Sa ‘d, Labakat ayni yer). Vefat ettiğinde onbiri erkek onbeş çocuğu vardı. Muhit ve aile olarak tamamen İslâmî terbiye ile yetişmesi ve Rasûlullah’in sohbetlerinde devamlı bulunması ona bizzat hizmet etmekle şereflenmesi, fitraten üstün hâllere sahip olmasından dolayı zamanının bütün ilimlerinde mâhir ve üstad olmasını sağladı. Her konuda çok dikkatli araştırmayı, incelemeyi severdi. Sahâbe içinde dünyaya önem vermemesi örnek gösterilirdi. Haram ve süpheli konularda çok titiz davranırdı. Kur’ân-i Kerim’in tefsiri hususunda da sahâbenin ileri gelenlerindendi. Bir gün Hz. Peygamber, ashâb-i kirâm’a İbrahim sûresi* Yirmidördüncü âyetinde geçen “ağaç”ın nasıl bir ağaç olduğunu sormuş. Hiç kimse cevap verememişti. Rasûlullah (s.a.s.) bunun “hurma ağacı” oldugunu açıklayıp da oradakiler dağılınca Abdullah b. Ömer yolda giderken babasına “Rasûli Ekrem’in, ağacın nasıl bir ağaç olduğunu açıklamasından önce hurma ağacı olduğu kalbime doğdu” dedi. Babası Ömer, “Peki neden bunu söylemedin?” deyince, Abdullah “Rasûlullah’in huzurunda sen ve Ebû Bekir dururken konusmayı uygun görmedim” demişti (İbn Hâcer, Fethu’l-Bârî Serh Sahihi’l-Buhâri, Misir 1959, IX, 449). Bu da onun Allah’ın âyetlerine vukûfiyetini gösterir. Abdullah b. Ömer helâl ve harama ait hadisleri en çok bildiren râvidir. Genellikle işittiği hadisleri yanılgıyı azaltmak, unutkanlığı ortadan kaldırmak için devamlı yazardı. Gerekmedikçe de hadis rivâyet etmezdi. İbn Ömer tefsirde olduğu kadar hadis ilminde de ileri gelenlerden de hadis hâfizları arasında ün kazanmış sahâbîlerdendir. Elimizde mevcut hadis kitaplarında İbn Ömer’den ikibinaltiyüzotuz hadis rivâyet olunmuştur. Bunlardan yüzaltmissekiz tanesi Buhârî* ve Müslim* tarafindan müstereken rivâyet edilmiştir. Buhârî’de seksenbir, Müslim’de de otuzbir; Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde iki binondokuz hadis ayrica naklolunmaktadir. İbn Ömer Rasûl-i Ekrem’in sözlerini, fiillerini sevk ve zevk ile izlerdi. Ekseriya Rasûl-i Ekrem’in hizmetinde ve huzurunda bulunurdu. Bulunmadığı zaman da Rasûl-i Ekrem’in söz ve fiilini huzurda bulunanlardan sorar, tetkik ederdi. Bir meselede şüpheye düstüğü, yahut iyi anlamadığı  takdirde hemen Rasûl-i Ekrem’e gidip öğrenirdi. Bu suretle Rasûl-i Ekrem’in söz ve fiillerine ait hadisleri toplamış, hıfzetmişti . Hadîs-i Şeriflerin ümmet içinde yayılması ve ümmetin evlatlarına öğretilmesi hususunda İbn Ömer’in büyük hizmeti olmuştur. Hadisi iyi bilip, iyi tetkik edenlerdendi. Bildigini öğretmekten büyük zevk duyardı. Rasûl-i Ekrem’in vefâtından sonra Altmış yıl yaşadı. Ömrü boyunca Rasûlullah’ın hadislerini İslâm ümmeti arasında yaymakla vakit geçirdi. Nitekim elimizde bulunan hadislerin nakil silsilesinin çoğu Abdullah İbn Ömer’e dayanmaktadır. İbn Ömer, Medine’de ders halkası oluşturarak hadîs öğretirdi. Bundan baska her zaman hac mevsiminde Mekke’de islâm dünyasının dört bir yanından gelen hacılara Rasûlullah’in hadislerini öğretme konusunda büyük gayret sarfederdi. Çok hadîs bilmesine rağmen büyük titizliginden çok az rivâyette bulunurdu. Abdullah b. Ömer’den Nâfi ve İmam Mâlik* b. Enes’in rivâyetleriyle gelen hadisler en sağlam rivâyetler olarak değerlendirilmekte ve bu rivâyet zincirine “Altın Zincir” adı verilmektedir. Abdullah b. Ömer’den hadis öğrenimi görenler arasında başta Abdullah b. Abbâs olmak üzere Câbir b. Abdullah, Saîd b. el-Müseyyeb, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Keysân, Hasan-i Basrî, Nâfi, Mücâhid, Tâvûs, Enes b. Sîrin gibi meşhur muhaddisler ve oğullarından Hamza, Bilâl, Abdullah ve Ubeydullah vardır. İbn Ömer bu hadis ilminden dolayı çok hadis rivâyet eden Muksirûn* sahâbeler arasında yer almaktadır. Abdullah’ın, muhaddisliğinin yanı sıra fakîh bir sahâbî olduğu da bilinen bir husustur. İbn Ömer ömrünü Medine’de geçirmiş ve fıkıh* üzerinde çalışmıştır.   Medine’nin fıkıh âlimlerinin birçoğu fetvalarında Ibn Ömer’in bilgisinden faydalanmışlardır. Ehl-i Sünnet’in dört İmamindan biri olan İmam Mâlik’in fikhi Abdullah Ibn Ömer’in fetvaları ile doludur. İmam Mâlik’in dedigi gibi, Abdullah b. Ömer fıkıh âlimlerinin başında gelenlerdendi. Eğer İbn Ömer’in fıkıhtaki fetvaları toplansa büyük bir eser meydana gelir. Nitekim, Mısır’lı âlim M. Revvâs Kal’aci “Mevsû ‘atu Fikhî Abdullah b. Ömer” (Abdullah b. Ömer’in Fikhi Ansiklopedisi) adıyla bir eser vücûda getirmiştir. (Beyrût 1986). İslâm fıkıh ulemâsının en ileri gelenlerinin bildirdiklerine göre, İslâmî meselelerde İbn Ömer’in sözleri ile amel etmek yeterlidir. Abdullah b. Ömer uzun bir ömür sürdüğünden Peygamberimizden(SAV) sonra altmış yıl müddetle fetva* vermiştir. Ancak fetva verme konusunda çok ihtiyatlı hareket ederdi. Şahsiyet olarak; iyilik etmeyi, sadaka vermeyi, hayır yapmayı, hele köle azad etmeyi çok severdi. Sağlam karakterli, iyi ve güzel huylu olup, kötülüklerden kaçınırdı. Her yaptığı işi Allah rızası için yapardı. Kendi yüzük taşında: “Allah Teâlâ’ya, Allah için hâlis İbâdet etti.” ibâresi yazılıydı.. Dünya malına, dünya zevklerine hiç gönül vermezdi. Sahâbe’den Câbir b. Abdullah: “Ömer ve oğlu Abdullah’dan baska içimizde dünyaya meyli olmayan kimse yoktur.” derdi. İlimde imamlığa yükselen muhaddis ve tâbiînin büyüklerinden olan Nâfi, Abdullah b. Ömer’in azatlısıdır. Nâfi köle iken İbn Ömer onu onbin dirheme satın alıp, “Seni Allah rızası için azat ettim” diyerek kölelikten kurtarmıştır. Kölelerinden ibâdet edeni gördükçe hemen onu âzad ederdi. “İbâdeti göstermelik yaparak âzad olmak isteyenler olursa ne yaparsınız?” diye ona soruldugunda Abdullah’in “Hayır için aldanmaktan iyi şey var mıdır?” buyurdukları meşhûrdur. İmam Nâfi, Abdullah için: “Her zaman dualarında belirttiği gibi bin köle âzad ettikten sonra vefat etti.” demişti. Çoğu zaman sırtındaki kaftanını çıkarıp gördüğü bir fakire verirdi. Abdullah b. Ömer’in evinde misafir* eksik olmazdi. Akşam yemeklerini yalnız yediği nadirdir. Mutlaka misafiri olur, olmazsa arar bulurdu. Kendisi de dostlarının evinde üç günden fazla misafir kalmazdı. Evinde en zarûrî ihtiyacını karşılayan eşya bulundururdu. Cuma’dan önce mutlaka yıkanır, abdest alır, güzel kokular sürünürdü. Her namaz için abdest alır, geceleri çok namaz kılardı. Abdullah’in oğlu Hâlid’in âzad ettigi Ebû Gâlib şöyle anlatır: “Abdullah b. Ömer Mekke’ye geldiğinde sık sık bize misâfir olurdu. Geceleri teheccüd namazı kılardı. Bir gece sabah namazı yaklaştığı zaman bana “Kalkıp namaz kılmayacak mısın? Kur’ân’ın üçte birini de okusan yeter.” dedi. “Sabah yaklaştı, kısa zamanda Kur’ân’in üçte birini okuyup yetiştiremem” dedim. Bana dönerek: “ihlâs sûresi Kur’ân’ın üçte birine eşittir.” dedi. İmam Nâfi’in naklettiğine göre, Abdullah b. Ömer mûsikîyi * sevmezdi. Teganni ve saz seslerine kulaklarını tıkardı. Bir gün birisi yanına yaklaşarak: “Abdullah, Allah için seni çok seviyorum” dedi. Abdullah da: “Ben de Allah için seni hiç sevmiyorum. Çünkü sen ezanı teganni ederek, şarkı söyler gibi okuyorsun” buyurdu. Allah’tan başka kimseden korkmazdı. Kötülüğe karşı hep iyilikle karşılık verirdi. Zeyd b. Eslem şu olayı anlatır: “Adamın birisi yolda Abdullah b. Ömer’e sövüp saymaya başladı. Abdullah evinin kapısına varıncaya kadar onu sabırla dinledikten sonra adam dönerek, “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz” dedi. Çok az yemek yerdi. Hele acıkmayınca hiçbir sey yemezdi. Bir gün dostlarından birisi ona hazım kolaylastırıcı bir ilâç hediye etmek istedi. O dostuna şu cevabı verdi: “Ben hiçbir yemekten karnımı doyururcasına yemedim. Hazım ilâcına ihtiyacım olacağını zannetmiyorum.” Bu kadar tok gözlü olmakla beraber aynı zamanda son derece müstağni bir kişi idi. Kimseden bir şey istemezdi. Herkes ona hizmet etmek ister, fakat o asla kabul etmezdi. Bir ara Abdülaziz b. Hârun ona haber gönderip ihtiyaçlarının ne oldugunu bildirmesini istemiş, İbn Ömer onun davranışına karşı şu cevabı vermişti: “Siz, geçimleri size ait olanların, geçimlerini üzerinize almış bulunduğunuz kimselerin ihtiyaçlarını temin ederseniz daha iyi olur ” (İbn Sa’d, Tabakat, IV, 174). Ancak İbn Ömer bir şey hediye* edildiğinde onu geri çevirmezdi. Nitekim Muhtar mal-ve mülkünün bir çoğunu İbn Ömer’e hediye etmiş, o da kabul eylemişti. “Bize hediye edilenleri biz de hediye eder, Hak yolunda dağıtırız.” demişti. Ve bütün hediyeleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştı. Bir ara İbn Ömer’in halası Ramle ona İkiyüz dinar altın para göndermişti. Emir Muâviye ise bir aralık onun ihtiyaçları için yüz bin dinar yollamıştı. Muâviye bu parayı gönderirken İbn Ömer’in Yezîd’e bey’at etmesini de düşünerek buna başvurmuştu. İbn Ömer bunu kabul etmemiş, “Benim imanım sizin paranızdan daha değerlidir . ” demişti . (İbn Sa ‘d, aynı yerler). Abdullah b. Ömer’in yaşayışı her türlü gösterişten uzak idi. O bu hususta mükemmel bir örnektir. Bir oturuşta binlerce dirhem para dağıtmış olan bir zâtın bütün ev eşyası bir halı veya kilim ve bir de yataktan ibaret idi. Bunların bütün kıymeti yüz dirhem tutmazdı. Abdullah varlıklı olmakla beraber yaşayışı işte bu kadar sâde idi. Cuma günleri hariç, güzel koku kullanmazdı. Yalnız cuma günü iyi elbise giyerdi. Bir gün Cuma’dan sonra yolculuğa çıkması gerekti. Güzel elbiselerini giymişti. Bu elbiseyi eve gönderip değiştirdi ve normal elbiselerini giydi. İbn Ömer şekil ve şemâli hususunda babası Ömer’e çok benzerdi. Uzun boylu ve esmerdi. Sakalı agardığı zaman koyu sarıya boyardı. Zira sakalının rengi de koyu sarıydı Abdullah b. Ömer’in bizzat Peygamber Efendimiz’den (SAV) Duyarak naklettiği bazı hadisler – İnsanoğlu Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmazsa Allah’u Teâlâ ona hiçbir şeyi musallat etmez. – Nasihat olarak ölüm yeter. – İstedigini ye, istediğini giyin. İnsanları yanlış yola götüren israf ve tekebbürdür. – Sağlığında hastalığın ve hayatında ölümün için tedbir al. Abdullah İbn Ömer (r.a.) buyurdu ki: – Ey İnsan bedeninle dünyada ol, kalbinle âhireti bul. – Hikmet ondur; dokuzu sükût, biri de az konuşmaktır. – Haramdan kaçınmadıkça ibâdetler kabul olunmaz. Ebû Seleme b. Abdullah şöyle demiştir: “Abdullah İbn Ömer vefat etti. O fazilette babası Ömer’e çok benzerdi. Hz. Ömer kendisinin benzerlerinin çok olduğu bir zamanda yaşamıştı. Fakat Abdullah İbn Ömer ise kendisinin bir benzeri bulunmayan bir dönemde yaşamıştı.” Vefiyatül-A’yan’da İmam-ı Şâbî Hz. nakletmiş: “Harem-i Şerifte Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah ibn-i Zübeyr, Mus’ab bin Zübeyr ve Abdül-Melik bin Mervan otururlarken aralarında: “Kalkalım, Rükn-ü Yemânî’de hâcet dileyelim… Duâmız kabul olur..” diye konuşuyorlar. Önce Abdullah ibn-i Zübeyr Hz.’ni kaldırdılar. O, “Allahım, sen büyüksün! Her büyükten umulur… Ben de senden Arş-ı A’zam’ın, Zât-ı Sübhâniye’n Nebiy-yi Ekrem’in Muhammed (S.A.V.) hürmetine beni hilâfetle Hicaz’a sultan yapmadan rûhumu alma” diye duâ edip Hicaz’a sultan olmayı istemiştir. Birâderi Mus’ab’ı kaldırdılar: O da, Irak meliki olmayı ve Sükeyne Hz.ni nikâhlamadan ölmemeyi niyaz etmiştir. Bu hâtun büyüklerden olup, Mısır’da ziyaretgâhtır. Sonra Abdül-Melik kalkıp, Allahü Teâlâ’dan mülk ve saltanat istemiş, kendisine muhâlif gelenlerin mağlup olup, başlarının kesilmesini temenni etmiştir. Duâ nöbeti Abdullah İbn-i Ömer Hz.ne gelince: – “Yâ Rabbi, bana cennet vacip olmadan canımı alma” diye duâ etmiştir. İmam-ı Şa’bi Hz: – “Benim iki gözüm bu zâtların istediklerine ulaştıklarını gördü. Artık ibn-i Ömer’in de cennetlik olduğuna şüphe kalmadı” demiştir. Kezâ, Vefiyâtül-A’yan’da bildirilmiş: “İbn-i Ömer Hz. buyurmuş ki: “Sevdiklerinizi infak etmedikçe birre (İyiliğe, hayra) nâil olamazsınız” ayet-i kerimesini hatırlayarak, Cenâb-ı Hakk’ın bana ihsan ettiği nimetlerin en sevimlisi Dümeyne isimli câriyem olduğunu anladığımda, onu hemen âzat ettim. Allah yolunda verdiğim şeye dönmem lâzım gelse, onu kendime nikâhlamaktan ziyâde hoş gelen şey yoktu. Bu sebeple hemen Nâfi’e[1] nikahladım. Buhârî, “Eshâb’ın Fazîletleri” bahsinde beyan etmiş: “İbn-i Ömer Hz.’ne Irak hâlkından biri: -“İhramlı kimse sinek öldürse ne lâzım gelir?” deyince sert bir tavırla: -“Rasûlüllah’ın sevgili torunu Hz. Hüseyin’i katlettiniz , şimdi sineğin katlini mi soruyorsunuz?” diye sitem etmiştir. Rûhtaki muhabbetin eseri… İbn-i Ömer Hz.nin geleceğe âit kerâmeti: – “Kıyamet alametlerindendir: İyiler zelil olur, şerliler emir olur, Müsennat[2] okunur da, büyük küçük insanlardan bunu men eden olmaz” diye âhir zaman alâmetlerini beyan buyurmuş… Sâlim bin Ömer: İbn-i Ömer (R.A.)’ın Sâlim isminde, Tâbiîn’in büyüklerinden ve Medine fakihlerinden bir oğlu vardı. Pederinden ve diğer sahâbîden hadis rivâyet etmiş ve kendilerinden Zührî ve Nâfî istifâde etmişlerdir. Güzel ve güçlü bir zâttı. Emevîye’den Velid bin Abdül-Melik: – “Cisminizde metânet ve güzellik var, yediğiniz nedir ki? dedi. Sâlim Hz.: – “Zeytinyağlıyla, çörektir” dedi, Velid: – “Bunu iştahla mı yersiniz?” – “İştah yokken terkederim, iştah gelince yerim” demiştir. – “Et yemeğe devam etmeyin. Zira onun da şarap gibi dadanması (alışkanlığı) olur” buyurdular. Ömer bin Abdül-Aziz Sâlim Hazretlerine, Hz. Ömer (R.A.)’ın risâle ve yazılarından göndermesini ister. Sâlim Hz. ona yazar: – “Ya Ömer! O melikleri hatırla ki, lezzet ve iştahları bitmeyen gözleri, toprağa akmış doymayan karınları içi dışına boşalmış, kendileri toprak yığınları altında bir takım cîfeler hâline gelmiştir. Eğer evlerimize yakın bulunsalar kokularından ezâ duyardık…” Sâlim Hz. Hicrî 106 senesi Zilhicce’nin sonunda Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir. [1] Nafi: zât-ı şeriflerinin âzat ettiği ve Tâbiîn’den kadri yüce bir zâttı. [2] Müsennat: Beni İsrail’in Musa A.S.’dan sonra, kendileri yazıp, dilediklerini helâl, dilediklerini haram kıldıkları kitabın ismidir ki, her dilde her yerde neşredilmiştir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir